Tek Tük Perdelik Hayat: Nilgün Marmara

Kültür-Sanat | 231 Görüntülenme | 5 Dakika Okuma | 03 Oca 2021
Abone Ol

İlk ve son duraktır intihar. Tren sizi ruhunuzdan alır, bedeninize taşır. Vagonlardaki kişi sayısı azdır çünkü herkes cesaret edemez o trene binmeye. Bilir ki, binerse ineceği tek bir istasyon vardır. O da intihardır.

Nilgün Marmara da 13 Ekim 1987’de bu istasyonda duranlardan biriydi. 

13 Şubat 1958’de İstanbul’da doğdu Nilgün Marmara. Balkan göçmeni bir aileye ve Marksist bir babaya sahipti. Liseyi Kadıköy Maarif Koleji’nde okuduktan sonra eğitimine İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanarak başladı ancak siyasi sebeplerden dolayı okuldan ayrıldı. Tekrar sınava girdi ve Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandı. 

Nilgün Marmara’nın atlatması gereken bir dönem vardı, 12 Eylül 1980 Darbesi. Bu olay nedeniyle okuldaki edebiyat tartışmaları yerini gizli ev toplantılarına bıraktı. Şiir yazmaya da tam olarak bu dönemde başladı. Artık bohem bir hayat yaşamayı tercih etmişti. 

Kendisini Sylvia Plath ile özdeşleştiriyor ve Sylvia’nın intiharı üzerine yazdığı tezle üniversiteyi bitirmeye hazırlanıyordu. Onun ruhdaşıydı Sylvia. Bu yüzden onun intiharını hiç sorgulamadı. Tez boyunca yaşam ve ölüm kendisini öylesine içine çekti ki tezinin bitirip teslim ettikten sonra onun için hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Plath için kurduğu şu cümle de onunla ilgili çok şey söylüyordu;

“Kadınlara ikinci sınıflığı dayatan ve sarınmaları için, ıstırapla dokunmuş bir kumaştan başka bir şey sunmayan bir toplumun kurbanı olan Plath, uzlaşmayı reddeder ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçer.”

1982 senesinde endüstri mühendisi olan Kağan Önal ile evlendi. Birlikte Kızıltoprak’ta yaşamaya başladılar. Evlerine Tomris Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan, Küçük İskender gibi ünlü şairler geliyordu. Tüm gün şiir ve edebiyat üzerine konuşuyorlardı. 

Sona Doğru…

Nilgün Marmara’nın psikolojisi günden güne kötüye gitmeye başlamıştı. Doktorlar yazmaya ve okumaya ara vermesi gerektiğini, ilaçlarını da düzenli olarak kullanması gerektiğini söylüyorlardı ancak o bunların hepsine aykırıydı. Ne deniyorsa tam tersini yapıyordu, tek arkadaşı da alkol olmuştu. 

Son günlerde Nilgün Marmara sürekli yazıyor ve yazdıklarını eşi Kağan Önal da dahil kimseye göstermiyordu. Herkesten habersiz hayatı ve ölümü irdeliyordu. 

Günlerden 13 Ekim 1987…

Eşi Kağan Önal eve geldi ve evdeki ilaçların hepsinin masada olduğunu fark etti. İlaçlar yerlere tane tane dökülmüştü. İlaçları takip etti ve lavabonun içinde de ilaçların olduğunu fark etti. Yatak odasına girdi ve hiç kullanmadıkları pencerenin açık olduğunu, arasında da perdenin sıkışmış olduğunu gördü. Pencereye doğru yaklaştı ve açtı pencereyi. Aşağı baktı. Marmara, Terra Rosa adını verdiği evinin 5. katından yeryüzüne bırakmıştı kendini. Tıpkı 31 yaşında kendini öldüren Slyvia gibi…

“Biliyorum, bir gün dayanamayacak küçük kalbim. Arkamı dönüp güvendiğim ve inandığım her şeye veda edeceğim.”

Kimileri tarafından bu bir cinayet olarak adlandırılsa da Kağan Önal kitapların önsözüne böyle bir şeyin söz konusu olmadığını yazdı ve Nilgün Marmara’nın intihar mektubunu kitaplarının arasına iliştirdi. 

“Şiir yazdığını dahi bilmezdim. Bir kenarda oturur bir şeyler yazardı.” demişti Kağan Önal. Nilgün Marmara ise şöyle seslenirdi eşine; “Yabancıların en yakınıydın sen.”

Ölümünden kimseyi suçlu tutmadı Nilgün Marmara. Yazdığı ne varsa hepsini eşine bırakmıştı. Şiirleri ve metinleri ölümünün ardından ayrı ayrı düzenlendi, Daktiloya Çekilmiş Şiirler ve Metinler olmak üzere iki kitap halinde derlendi, yayımlandı. 

Yaşadığı sürece devam edeceğini düşündüğü haksızlıklara, içinde süregelen sorunlara ve tüm bu varoluş sancılarına verilebilecek en güzel cevabın intihar olduğunu düşündü Nilgün Marmara. Karanlığın yarattığı bir boşluğun içinde yıllarca kaçmaya çalıştığı fakat onu her seferinde yakalayıp sayfalarının arasına hapseden dizelerini bıraktı bizlere ardında.

”Aydınlıkta köhneliği belirginleşen bu kentte ve konutta, hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki, bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak, bu yoğunluğu olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunları malettirici biricik güç, inancam yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben, inansam inansam bir buna inanabilirim. Yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutlu tanrının yönetkenliğinde, olmayan ellerimde bir yok-tartıyı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. Kafeslerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine ise duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor; işte yetkin eşitlik… Her gün, her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi bir gün başka bir eskiciye vereceğim. O gün, tozanlarım her bir yana dağılıp, toprağın, suyun ölümsüzlüğüne eklenecekler ve ben özgürleşeceğim.’’

Yazar

Gözden Kaçırmayın

Mimaride Biyomimikri: Eden Projesi
Sorumlu Üretim Ve Tüketim
2020 Yılına Bakış

Bizi Takip Edin!