Özleyici Gözünden “Maraton”

Kültür-Sanat | 51 Görüntülenme | 6 Dakika Okuma | 22 Ara 2020

Her anlamda zorlu geçen, kafa karıştıran bir yıl oldu 2020. Üst üste yaşadığımız yıkıcı olaylar, normalimizin aslında anormal oluşunu gösterdi. Sadece sevdiklerimize karşı değil dışarda içtiğimiz bir bardak kahveye bile delice özlem duyduk. Birçok yeniliğe adapte olmalıydık çünkü hayat aniden hız kazandı. Ne garip ki olduğumuz yere çakılmışken yetişmemiz gereken her şey fazlalaştı.  

2020’yi kapatırken geriye döndüğümüzde şüphesiz en önemli başlıklarımız, salgın, iklim değişikliği, ekonomi, eğitim, daha da derinleştiğini gördüğümüz eşitsizlikler ve nicesi oldu. Elbette bunları konuşmak, acil çözümler için çabalamak ve bu saatten sonra kadrajımızdan asla çıkarmamamız gerek. Tüm bunların yanı sıra beni bugün yazmaya iten konu çok daha başka… “Tiyatro”

Pandemi süreci başladığından beri tiyatroların durumunu yakinen takip eden ve derinden üzülen biri olarak geçen gün birdenbire en son gittiğim oyun aklıma düştü. Genelde her yıl, bu oyuna kesin gitmeliyim dediğim oyunların listesini çıkartırım, nitekim bu yıl da bir listem vardı fakat maalesef 2020 yılında fiziksel ortamda hiçbir oyun izleyemedim. Bu yazıyı da hem tiyatroya duyduğum özlemden hem de 2019’da izlediğim son oyunun güzelliğini paylaşmak istediğimden yazıyorum.

Moda Sahnesinin afişinde Maraton oyununu gördüğümde, önce kadronun güzelliği daha sonra bir dans tiyatrosu oluşu beni çok heyecanlandırmıştı, İlke Kodal, Tolga İskit ve Yılmaz Sütçü gibi dev isimlerin icra ettiği bir oyun Maraton, İlke Kodal İstanbul Devlet Opera ve Balesinin başdansçılarından ve ülkemizin bence en önemli yeteneklerinden, ayrıca Moda Sahnesi’nin ilk dans tiyatrosu Balerin isimli tek kişilik gösterisiyle büyük beğeni toplamış ve müthiş etki yaratmış bir isim. Maraton’un sunucusu namı değer Markomuz Yılmaz Sütçü’yü, Hedwig ve Angry Inch müzikaline dair bir ropörtajını okuduktan sonra tanımıştım. Çok etkileyici bir hikayesi olan Hedwig ve Angry Inch, 1998 yılından beri sahnelenen bir rock müzikaldir. Yılmaz Sütçü’nün yer aldığı Kazan Dairesi tarafından Türkiye’de sahnelenmiştir. Tolga İskit’i Joko’nun Doğum Günü isimli oyunun kadrosunda görmüştüm, bir türlü izleme fırsatı yakalayamasam bile oyun içindeki performansıyla yüksek fiziksel tempoya ne kadar yatkın bir oyuncu olduğu kanısına vardım.

1930’lu yıllarda Amerika’da yaşanan “Büyük Buhran” döneminde popülerlik kazanan yarışmalardan biri dans maratonlarıydı. Bu maratonlarda yarışmacılar haftalar boyu durmadan dans ediyor; düşenler kaybediyor, ayakta kalan son çift kazanıyordu. Sergilenen bu insanüstü performansın eğlence olarak görülmesi insanların vahşiliğini de gözler önüne seriyordu. Bana kalırsa bu şovlar evrilerek hala hayatımızda yerini koruyor, çünkü günümüzde de insan dayanıklılığının sınırlarını zorlayan bu Reality-showlar hala popüler.

O dönemin yazarlarından Horace McCoy, 1935 yılında yayımlanan “Atları da Vururlar” romanı ile bu konuyu ele alıyor. Daha sonra ise Sydney Pollack aynı isimli bir film çekerek izleyici ile buluşturuyor. İşte Maraton, Moda Sahnesi’nin, McCoy ve Pollack’ın bahsi geçen eserlerinden esinlenerek hazırladığı bir oyun. Oyunda finale gelmeyi başaran bir çiftin 40 gün – 40 gece boyunca çok az dinlenerek sürekli dans ettiği bir yarışma olan dans maratonunu konu alıyor. Ayakta kalırlarsa kazanacaklar, düşerlerse kaybederler!

İçeriye girdiğiniz an da sizi orkestra ve çılgın bir sunucu karşılıyor. Gerek dekorlarla gerekse ışıkla şov dünyası ustaca resmedilmiş, hem Maraton oyununun hem de Dans Maratonunun içindesiniz adeta. Bence sunucu tamamen topluma mâl olmuş bir tip, eğlence dozunu yüksek tutarak sahnedeki dramı normalleştirmesi bende bu bütünlüğü oluşturmuştu.

Oyun başlıyor ve sunucu gözetiminde, eğlenceli bir ortamda durmaksızın dans ederek insan üstü performans sergileyen bir çifti izliyorsunuz. Bence o an trajikomik bir hikayenin içinde olduğunuzu anlıyorsunuz, tabii ki bunu genellemem yanlış, doğrusu hayata bakış açınıza ve kim olduğunuza bağlı olarak değişen bir mesele bu. Kimisi sadece eğlenceli bir oyun olarak değerlendirirken, kahkahalar attığım anlarda beni gölgeyen çok çarpıcı noktalar olması, benim bu oyunu eğlenceyle sunulan bir trajedi olarak yorumlamama sebep oldu.

Oyunda dikkatimi çeken ve içimde öfkeye sebep olan üç detay vardı. Bu anlarda salonun nabzının arttığını hissettiğim için eminim izleyenlerin büyük çoğunluğu da bu kısımda öfkelenmiştir. İlk olarak dansçıların at gibi koşturulduğu yerlerde sunucunun kullandığı oyuncak at figürü ve büyük keyifle söylediği şarkılar benim için çarpıcıydı, ikinci sahne yorgunluktan yere düşen dansçıların başında geri sayım yapıldığı sahne ve son olarak İlke’nin sunucunun elinden kırbacı kaparak saldırması ve kötülüğün normalleştirildiği her şeye başkaldırması büyük heyecan yaratsa da oraların geri sayımla hiç yaşanmamış olarak bize gösterilişi.

Beni çok etkileyen ve bende yeri özel olacak bir oyun “Maraton”. Binbir türlü duygu yaşadığım bu oyunu geç de olsa kendimce yorumlamak istedim. Yaşadığımız süreci atlatıp tiyatroların yeniden hayat bulduğu bir gün tekrardan izlemeyi dilerim. O gün çıkaracağım farklı anlamları şu an baktığım pencereyle kıyaslamak eminim çok keyifli olacaktır.

Mini Öneri

Oyunla ilgili fikirlerimi bu kadarla sınırlı tutmuş olsam bile Sydney Pollack’ın filmine de değinmeden geçmek istemiyorum. O döneme ve dans maratonlarına karşı belki bir merak oluşturduysam  “Atları da Vururlar” filmi izlenmeye değer. Film, gerçeküstü gibi gelebilir ama bu acı veren yarışmaların tarihsel olarak doğru bir tasviri.

Yazar

Gözden Kaçırmayın

Moda Dünyasında Dijitalleşme:Kurallar Yeniden Yazılıyor
Sorumlu Üretim Ve Tüketim
Güne Mutlu Uyanmak

Bizi Takip Edin!