Herkes Kendi Boşluğunu Arıyor: Duygusal Minimalizm

Yaşam | 94 Görüntülenme | 8 Dakika Okuma | 08 Şub 2021

Minimalizm deyince akla ilk olarak hayatı boyunca sadece siyah kazak giydiğini söyleyen Steve Jobs ya da bembeyaz döşenmiş evler mi geliyor? Minimalizm, temel olarak artık bize hizmet etmeyen ‘’her şeyden’’ kurtulmamızı öğütleyen, sadeliğin ön planda tutulduğu bir akımdır. Artık hizmet etmeyen ve kurtulduğumuzda iyi hissedeceğimizi düşündüğümüz şey; bir eşya olabileceği gibi, bir insan ya da vazgeçmesi güç bir alışkanlık olabilir. Karmaşık çekmecelerin, kağıtlarla kaplı masaların, yıllardır atmaya çekindiğimiz kıyafetlerin ötesinde, acaba zihnimizin bakmaya asla cesaret edemediğimiz karanlık odalarında neler oluyor? Gelin yıllardır adım atmadığımız için tozlanan o tavan arasına bir göz atalım.

Hayatımızı sadeleştirmek adına belki kullanmadığımız eşyaları kaldırıp çöpe attık, çekmecelerimizi boşalttık ya da kıyafetlerimizi birilerine bağışladık ama belki o vaadedilen rahatlama hissine yine de ulaşamadık. Eşyaların ötesindeki o kaos hala ilk günkü gibi orada, üstüne üstlük şimdi bir de başaramamış olmanın huzursuzluğu ile. Artık bize hizmet etmeyen arkadaşlıklar, ilişkiler, davranış kalıpları, yanılsamalar; salonumuzun orta yerinde adeta köhne bir sandık gibi duruyor. Yıllarca o sandığı görmezden gelerek, kıyısından geçip giderek ve çarpmamaya çalışarak yaşamışız. Hatta öyle alışmışız ki, varlığını bile unutmuşuz; ta ki eve gelen bir yabancı bu devasa yığını fark edene kadar. İçinde ne olduğunu bir kez bile merak edip bakmadığımız o sandık, her geçen gün adım atmamızı daha da güçleştirmiş. Oysa kim evinin orta yerinde böyle bir yığınla yaşamak ister?

Brooks Palmer duygusal dağınıklık hakkındaki kitabında der ki, ‘’Çoğumuz evimizdeki ya da ofisimizdeki dağınıkla nasıl başa çıkabileceğimizi pekâlâ biliriz, ancak ya aile bireylerimizle, arkadaşlarımızla, partnerlerimizle, iş arkadaşlarımızla olan ilişkimiz? Kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkimiz; evlerimiz, ofislerimiz ve arabalarımız kadar özen gerektirir ve bu içsel dağınıklıktan kurtulmak, eşyalarımızdan kurtulmaktan çok daha önemlidir.’’. İçsel dağınıklıktan kurtulmak için bakmamız gereken ilk ilişki, kendimizle ilişkimizdir. Ortada bir dağınıklık olduğunu sadece bu ilişkiye bakarak görebiliriz. Kendimize sorduğumuz ‘’nasıl hissediyorum, neden böyle hissediyorum, daha fazla böyle hissetmemek için ne yapmam gerekiyor? ‘’ gibi temelde basit gibi görünen sorular, belki bebek adımlarıyla da olsa, zihnimizdeki asıl ihtiyaçlara ve dağınıklığa götürür bizi. Tıpkı eşyalarımız gibi, ilişkiler de iç huzurumuza hizmet etmediğinde dağınıklığa yol açar ve ‘’bana zararı yok, bir köşede dursun’’ diye beklettiğimiz her şey, esasında zihnimizin kıvrımlarında tortulaşmaya başlar.

Yine aynı kitapta, kendimizden duygusal ve zihinsel olarak ayrı düştüğümüzde ruhsal olarak da acı çekmeye başladığımızdan bahseder Palmer. Hayat boyu, bu ruhsal acıyla yaşamak yerine kendimizle bağlantıda kalmaya çalışmalı; yüzleşme cesaretimizin olmadığı anlarda dahi, burnumuzu sıkıca kapatıp o suya atlamamız gerektiğini bilmeliyiz. Çünkü bu içsel temizlik ancak kendimizle yeniden bağlantı kurabildiğimizde mümkündür. Artık bize hizmet etmeyen ama sırf duygusal olarak yatırım yaptığımız için bırakmakta zorlandığımız arkadaşlıklar, hala geçmiş güzel anıları hatırlattığı için sürdürdüğümüz ilişkiler, temelde bir fayda sağlamayan ama başka türlüsünün mümkün olmadığının öğretildiği aile ilişkileri… Belki başlangıçta zararlı değillerdi ama artık biliyoruz ki, bize iyi gelmiyorlar; belki başlangıçta da sağlıklı değillerdi ama henüz bunun ayırdında değildik. Bize artık iyi gelmeyen ve
hatta içten içe bizi hasta eden bir şeye hala sadık kalmak için çaba harcamak gerçekten gerekli mi? Gerek aile, kan bağı gibi seçme hakkımızın çoğunlukla olmadığı ilişkilerde gerekse tercihlerimizin etkili olduğu ikili ilişkilerimizde karşımızdaki kişiye içten içe minnet duymak zorunda hissederiz kendimizi. Çünkü şimdiye kadar doğru bildiğimiz tek yol, bize sunulanı- gerekirse sunulan sevgiyi sorgusuz, ama’ sız hatta zarar verse dahi kabul etmektir. Oysaki talep etmediğimiz duygunun sorumluluğunu taşımama, yeri geldiğinde vazgeçme hakkına her zaman sahibiz.

Hayatımızdaki karmaşıklığa baktığımız zaman bazen bir kişinin ‘’kendisinin’’ başlıca karmaşa olduğunu fark ederiz; ortada düzeltilmeyi ya da dönüştürülmeyi bekleyen bir şey kalmamıştır. Ama çoğu zaman yatırım yaptığımız bir şeye bu açıklıkla bakmak korkutucu olabilir. Ne kadar korkutucu olsa bile bir kere bakmayı başarabildiğimizde, o kişinin bizi hayatta bir yere götürmediği gibi büyüme, ilerleme isteğimizden de alıkoyduğunu fark ederiz. Çünkü çoğu zaman dostluk ya da aşk diyerek sürdürdüğümüz ilişki, temelinde tutarsız ve belirsiz davranışlara karşı duyduğumuz bağlılık olabilir. Dahası bu tür ilişkilerde birini değiştirmeye, iyileştirmeye kendimizi o kadar adarız ki, nasıl koca bir enkaza dönüştüğümüzü çok geç fark edebiliriz. Oysaki birini değiştirmek bizim mesuliyetimizde olmadığı gibi, maalesef çok gerçekçi bir beklenti de değildir. Çünkü esasında arkadaşlarımızı, partnerlerimizi değiştirerek hayatımızda tutmaya çalışmamızın, asıl sorunu göz ardı etmekten ve olanı sürdürmekten başka bir işlevi yoktur ve bazen bir ilişkinin bize verdiği zararı görebilmek için uzaklaşmak gerekebilir. Tıpkı piksel piksel bir fotoğrafa biraz geri çekilip bakınca esas şekli kavrayabilmek gibi.

Duygusal olarak sizi istismar etmiş bir aile bireyini, birlikteyken içten içe güvensiz hissettiğiniz bir partneri ya da sürekli cesaretinizi kırmış bir dostu tüm çıplaklığıyla görmek acı verici olabilir. Çünkü yıllar boyu zihnimizdeki şemalarla onlara en güzel kıyafetleri giydirmişizdir; aslında üstlerine çok da uymayan hatta onlara bile ait olmayan kıyafetler…Bu öğrenilmiş şemalar kimi zaman bize anne babaların melek olduğunu, kimi zaman da aşkın acı verici olduğunu ya da dostlukların ebedi olması gerektiğini söyler durur. O halde iyi haber: Anne babalar da hem iyi hem kötülerdir, onlar da yanlış kararlar verirler ve hepimiz gibi hata yaparlar. Aşk; acıtan, zorlayan, şüpheye düşüren bir şey değildir ve kişilerin beklentileri zaman içinde değişebileceği için dostluklar da edebi olmak zorunda değildir. Bunu fark ettiğimizde tutunduğumuz çoğu şeyin bir yanılsamadan ibaret olduğunu görsek bile; bazen hayat boyu bir yanılsama ile yaşamak yerine, gerçeği kabul edip onu göğsümüzde yumuşatmayı seçebiliriz.

Diğer türlü aksayan, yanlış giden her şey kendini tekrarlayan olaylar halinde göstermeye, boşluklarımızdan taşmaya devam edecektir. Sevdiğimiz o şarkıda da dediği gibi ‘’ Hafızalar tıklım tıkış bir vagon gibi, taşıyor ağzımızdan burnumuzdan’’

Aslında zihnimize biraz kulak verebildiğimizde; ne zaman, nerede bulunmanın bize iyi geleceğinin cevabını yine orada bulabilir, gerektiğini düşündüğümüzde oradan ayrılma cesaretini de pekâlâ gösterebiliriz. Hayatımızdaki karmaşanın, sadece satın alınmış materyallerden dolayı değil; duygusal bağlılıklarımız, toksik ilişkilerimiz ve davranış kalıplarımız sebebiyle de ortaya çıkabileceğini anlatmaya çalıştığım bu yazıdan sonra umarım boşluklar ve tozlu tavan araları korkutucu olmaktan çıkmaya başlar; kendimizi zihnimizin kıvrımlarında bahar temizliği yapmaya hazır hissederiz.

Kaynakça: 1

Yazar

Gözden Kaçırmayın

Romeo ve Juliet Ölmeseydi: Tarla Kuşuydu Juliet
Yeşil Binaları 6 Başlıkta İnceleme
Teknoloji Etik Algısını Ne Kadar Parçalıyor?

Bizi Takip Edin!