Her Daim Mutlu Olmak Gerçekten Mümkün mü?: Toksik Pozitiflik

Yaşam | 376 Görüntülenme | 6 Dakika Okuma | 11 Oca 2021

‘’Boşver, takma kafana’’ ‘’Dert ettiğin şeye bak’’ ‘’ Buna mı üzülüyorsun?’’ Bunun gibi cümleleri sık sık arkadaşlarımızdan, aile bireylerimizden, partnerlerimizden duyuyoruzdur. Hatta birçoğumuz çocukken, tam ağlamaya başladığımızda ‘Aa, hiç yakışıyor mu senin gibi iyi bir çocuğa?’’ denilerek susturulmuşuzdur. Üzüntü, öfke, kıskançlık gibi duyguların adeta bir öcü gibi kovalandığı çocukluk ve gençlik yıllarının ardından, kendi içinde olanlardan bihaber, adeta kendine yabancı yetişkinlere dönüşüverdik. Çünkü kafamızın içindeki o ses bize hala öfkemizi, korkularımızı, depresif taraflarımızı gösterirsek sevilmeyeceğimizi, kabul görmeyeceğimizi söyleyip duruyordu.  Tıpkı ağlayan bir çocuğun sevilmeyeceği gibi ya da büyüdüğümüz evlerdeki bin bir türlü sorunu komşuya akrabaya asla anlatmamanın öğütlendiği, pek de gerçekçi olmayan mutlu aile tablolarının normalleştirildiği gibi.

Öte yandan izlediğimiz filmlerde, dizilerde hep çelik gibi sert erkeklerden veya yıkılmayan, buz gibi ‘’güçlü’’ kadınlardan bahsedildi. Bu insanlar asla ağlamaz, asla üzülmez; gözyaşlarını silip suratlarında kocaman bir gülümsemeyle işlerine hayatlarına devam ederlerdi. Hollywood yataktan her sabah aynı motivasyonla kalkan insanlarla doluydu. Peki gerçekten duygusal olgunluk; içimizi kemiren, hatta bizi sabahlara kadar uyutmayan, kanlı canlı orada duran duygularımızı bir halının altına süpürüp her şey mükemmelmişçesine davranmak mıydı?

Son yıllarda özellikle sosyal medya ile yaygınlaşan ‘’her şeyin yolunda olması gerekliliği’’, psikologların da gözünden kaçmamış olacak ki bu konuda birtakım araştırmalar yapılmış ve bu yeni kavrama Toksik Pozitiflik adı verilmiş. Toksik pozitiflik; Amerikalı psikologlar Jamie Long ve Samara Quintero tarafından “Kişilerin tüm durumlara karşı aşırı ama etkisiz bir mutluluk ve optimistlik ile yaklaşması” olarak tanımlanmış. Bu toksiklik ise, gerçek insani duygusal deneyimlerin inkarına, minimize edilmesine veya yok sayılmasına sebep olmaktadır.  Bu tanımı okuyunca ilk olarak ‘’Pozitif olmanın nesi kötü?’’ demiş olabilirsiniz. Ancak mesele pozitif bir tutuma sahip olmak değil; sürekli pozitif, mutlu ve neşeli olma baskısı ile bazı duygularımızı bastırmak. Hayata karşı pozitif bir bakış açısına sahip olmak mental sağlık ve iyi oluş açısından önemli olsa da aşırı olan her şey gibi pozitifliğin de fazlası vücudumuza, zihnimize, ruhumuza zarar verebilir. Oysaki duygularımız iyi-kötü, olumlu-olumsuz olarak değil, bir bütün olarak vardır. Psikolojik açıdan baktığımızda mutluluk ile öfke; korku ile şaşırma arasında temelde bir farklılık yoktur. Esasında onlara bu etiketleri yapıştıran bizleriz.  ‘’Mutlu bir insan’’ ya da ‘’öfkeli bir insan’’ a yönelik bütün bu atıfların kaynağı, şemalarımız ve hayat deneyimlerimizdir. Çoğu zaman bizi rahatsız eden o duygu değil, o duyguya yönelik düşüncelerimizdir. Sahip olduğumuz ‘’-meli -malı’’ cümlelerimizle, zihnimize neyi hissedip hissetmemesi, neyi düşünüp neyi düşünmemesi hatta neyi arzulayıp arzulamaması gerektiğini dahi öğretebileceğimizi düşünürüz. Oysaki zihnimiz ‘’ mükemmel’’ olmak üzerine programlanmamıştır ve zihni kandırmak öyle çok da mümkün değildir, bu sebeple derinlerimizde hissettiklerimiz hazırlıksız bir anımızda çatlaklarımızdan sızıverir.

Bazen öfkeli, bazen kıskanç, bazen küskün bazen de açgözlüyüzdür ve hayat bazen berbattır. Stres de hayatımızdaki ‘’ anormal’’ bir duruma verdiğimiz en ‘’ normal ‘’ tepkidir. Dünyayı salgın hastalık sarmışken, ekonomik ve siyasi krizler meydana gelirken ve geleceğimiz belirsizliklerle doluyken her sabah kendimize çak yapıp omzumuzdan öpmemiz pek de mümkün olamayabiliyor. Tüm bu durumlar esnasında bir motto halinde yayılan ‘’good vibes, everyday, all day’’ tarzı yüzeysel motivasyonlarsa, bizim gerçekliğimizden uzak, duygularımızın inkârı üzerine kurulu toplumsal bir persona oluşturmamıza yol açıyor. Üstelik kişiler duygularıyla baş etmekte hali hazırda güçlük çekerken bir de bununla birlikte ‘’ böyle hissetmemeliyim’’ kaygısı duymaya başlıyorlar. Durum böyleyken bizi her zaman ve her şeye rağmen yeterli, üretken ve dışadönük görmek bekleyen bir toplum da karanlık ihtiyaçlarımızı ve defolarımızı dile getirmemizi pek hoş karşılanmayacaktır. Biz bu karanlık taraflarımızı halı altına süpürmeye çalıştıkça, onlar yoklarmış ve hatta hiç de var olmamışlar gibi davranmaya devam ettikçe onlar sesini duyurmak için tepinen küçük bir çocuk gibi kendilerini hatırlatmaya devam edecekler. Onları yatıştırmanın tek yolu ise onları duyduğumuzu göstermek. Üzüldüğümüz için üzülmek, sinirlendiğimiz için kendimize sinirlenmek yerine; üzüntümüzü, öfkemizi, kıskançlığımızı, huzursuzluğumuzu görmek ve tüm duyguların geçici olduğunu hatırlamak. Bir duyguyu yakaladığımızda ‘’ bu sadece bir duygu’’ deyip geçmesine izin vermek.

Bütün duygularımızı oldukları haliyle görmeye başladıkça aslında onların bir canavar olmadıklarını da fark etmeye başlarız. 3 saniyelik bir durma anı bile hangi ihtiyacımıza kulak vermemiz gerektiğini anlatabilir. İçimizde olan bitene bakmak çok da kolay olmamakla birlikte biraz farkındalık bile kusurun güzelliğini görmemizi sağlayabilir. Bu farkındalığı nasıl artırabileceğimiz bir başka yazının konusu olduğunu belirtip yazımı bitirirken  Leonard Cohen’ in çok sevdiğim bu şarkısını hatırlatmak istiyorum. Çünkü ‘’ Her şeyde bir çatlak var ve ışık böylelikle sızıyor içeriye’’

Kaynaklar: 1 2

Yazar

Gözden Kaçırmayın

Dünya Bizi Taşıyamaz Durumda
Alternatif Son: Capsula Mundi
Her Daim Mutlu Olmak Gerçekten Mümkün mü?: Toksik Pozitiflik
Güne Mutlu Uyanmak

Bizi Takip Edin!